Hadis İnkarcısının Amacı Ne?

Home  >>  Genel  >>  Hadis İnkarcısının Amacı Ne?

Hadis İnkarcısının Amacı Ne?

13
Eki,2017

0

1400 seneye meydan okuyan bir kutsal kitap: Kur’an-ı Kerim. Öyle bir kitap ki ne bir akıl benzerini yapmaya takat yettirebilmiş ne de bir ayetini taklid edebilmiştir. İndirilen her bir ayeti, harfi harfine hafızasına alan sahabeler, tabiinler, evliyalar ve hafız-ı Kur’anlarca dipdiri ve sanki ilk günkü gibi safi bir kitap…

Konu Hadis İnkarcılığı ile alakalı olduğundan, neden mevzuya buradan girdiğimi merak ediyor olabilirsiniz. Şöyle izah edeyim: Bir imparatorluğu yıkmanın yolu surlardan imkansızlaşmışsa; surlara gedik açarak ya da içeriye ajanlar sızdırarak kaleyi çökertmeniz mümkündür. İşte Hadis inkarcılığı da 1400 yıldır dipdiri ve taptaze kalan Kur’an-ı azimüş şan’ın kalesinde (haşa!) gedik açmak ve bir nevi fitneciler vasıtasıyla çökertmeye çalışmak oyunlarından başka bir şey değildir. Kısacası binler sene evvel Tevrat okuyanlara yapılan oyunun bir benzeri yapılmaya çalışılmaktadır. Ancak Rabbimiz bizi bunlardan haberdar kıldığından, bu tuzağa bile bile düşmekte nasıl bir ahmaklık olur düşünmemiz lazım.

Hadis inkarcılarının ithamlarına bu yazımızda tüm detaylarıyla cevap vereceğiz inşaAllah. Ancak “Hadisler konusunda şüphem yok, ben peygamberime iman ettim; lakin soranlara mantıklı bir cevap veremiyorum” diyen kardeşlerime de inşaAllah istifadeli bir yazı olacağı kanaatindeyim. Zira meseleyi, bizzat hadis ilmi üzerinden izah ederek ve asr-ı saadet’e giderek ispat edeceğiz.

Öncelikle Hadis-i Şerifleri 3 ana başlık üzerinden inceleyelim:

  • Zayıf Haber: Yani kaynağı çok sağlam olmayan haber
  • Haber-i Vahid: Tek bir kanal ile bize ulaşan hadislerdir. Mesela bir sahabe’den ve naklettiği bir tabiin’den, ona bağlı bir tebei tabiin’den naklolunan hadislerdir. Bu iki başlıkta toplanan hadisler sayıca çok azdır. Asıl büyük çoğunluğu oluşturan hadisler ise Mütevatir hadislerdir.
  • Mütevatir Hadis: Peygamber efendimiz (aleyhisselatu vesselam) üzerine yalan söylemeleri aklen mümkün olmayan, çok sayıda ravi (rivayet eden, nakleden) tarafından görerek veya işiterek aktarılan hadislere denir. Hadisleri bu şekilde aktarılmasına da tevatür denilir.

Kısaca tevatür “SAĞLAM HABER” demektir. Yani yalansız, noksansız, safi olarak ulaştırılan haberlerdir. Ancak Arapça’dan Türkçe’ye devşirilen bir çok kelimede olduğu gibi tevatür kelimesi gerçek manasından uzaklaştırılarak “Söylenegelen, aslı astarı olmayan” manasında tercüme edilmiştir. Bundaki maksadı kaleyi içerden çökertmeye çalışmak ile ilgili yukarıda bahsini etiğim örnekten anlamakta mümkündür Hadis inkarcıları en ziyade tevatür hükmünde olan hadislere saldırırlar. Yani en olmaz yere…

“İşte, Resul-ü Ekrem’den (aleyhisselatu vesselam) bize naklolunan mu’cizatı ve delail-i nübüvveti, kısm-ı azamı tevatürledir; ya sarihi, ya manevi, ya sükuti.” (1)

Sarih Tevatür: Açık tevatür demektir. “Kelimesi kelimesine aynı” nakledilen, kesin haber ve bilgidir.

Manevi Tevatür: Yalanda ittifak etmeleri aklen mümkün olmayan bir çok kişi tarafından, farklı yer ve zamanlarda, farklı sözlerle bildirdikleri fakat manası aynı olan haber ve bilgidir.

Bir örnekle netleştirelim. Diyelim ki Şehrinizdeki en büyük AVM’de devasa bir yangın çıkıyor. Siz okulda, işinizde ya da evinizdeyken; bir arkadaşınız geliyor ve diyor ki AVM’de yangın çıktı 160 ölü var, bir diğeri geliyor diyor ki 190 ölü var, bir diğer arkadaşınız geliyor ve diyor ki 200 ölü var. Burada sayılarda ufak farklılıklar olsa da ortada bir yangının olduğu ve ölülerin olduğu nettir. Kısacası yangın ve ölümlerin olduğundan şüphemiz kalmaz! Kişiler bu mevzuda müttefiktirler. İşte bunun gibi bir çok sahabe tarafından, belki lafzen yani kelime itibariyle farklılıklar olsa da esasta aynı manayı veren haberlere manevi tevatür diyoruz.

Sükuti Tevatür: Yani sessiz kalınarak, tasdiktir. Şöyle ki, Efendimiz (aleyhisselatu vesselam)’in Mescitte hutbe verirken dayandığı, Hurma ağacından olan kuru kütüğün; mimber-i Şerif yapıldığı zaman terk edilmesi ile ağlaması, orada bulunan tüm sahabeler tarafından bilinmektedir. Ve bu haberi aktaran ve kayda düşen sahabelere, orada bulunan diğer sahabelerin itiraz etmemesi kabul ettiklerinin ifadesidir. Zira peygamberimize gönülden bağlı, her daim yanından ayrılmayan bu müdakkik insanların, yanlış bir bilginin kayda geçirilmesine müsaade etmelerini düşünmek, akıl ve vicdan dışıdır. Hatta mevzunun ehemmiyetine dikkat çekmek açısından Hz. Ömer’in şu sözleri yeterlidir: “Ben emsalim bir kardeşimle münavebe yaptım. Bir gün o tarlaya gidiyor tarla işlerini yürütüyor, ben Resulullaha gidiyorum, orada Resulullahı dinliyorum. Akşam gelince emsalim olan kardeşime o gün Resulullahtan gördüğümü, duyduğumu anlatıyorum. Ertesi gün ben tarlaya gidiyorum, emsalim kardeşim Resulullahı takib gidiyor, duyduğunu, gördüğünü akşam bana anlatıyor. Böylece Peygamberimizi her gün yakından takip etme fırsatı buluyoruz.” Ve yine Efendimizin yanında kalan hizmetlerini yapan Hz. Enes diyor ki: “Ben Resulullah’tan gündüzleri hadis yazar, geceleri tashih etmesi için ona okurdum.” Yani, Peygamber Efendimizin gündüz dersinde not ettiği sözlerini, gece tekrar kendisine teyyid ettirirdi.

“Ve bir kısmı çendan haber-i vahidledir. Fakat öyle şerâit dahilinde, nakkad-ı muhaddisîn nazarında kabule şayan olduktan sonra, tevatür gibi kat’iyeti ifade etmek lâzım gelir.” (2) Yani öyle kişiler tarafından onaylanmış, incelenmiş, araştırılmıştır ki, en ufak bir şüphe dahi düşürülmemiştir. Bizler nasıl ki gece gündüz derslerimize, işimize, evimize dair meselelerde düşünür ve çalışırız. Aynen öyle de bu insanların tüm meselesi Kur’an ve hadis’tir. Ömürlerini buna vakfetmiş Allah ve Peygamber aşığı insanlardır. Öyle ki, bir hadis-i Şerif’in belki tek bir kelimesini öğrenmek için (Said İbn-ül Müseyyid –tabeinden- gibi), aylarca deve üstünde yol giderek bilene danışıp teyyid ettirip nakledecek kadar titiz insanlardır. Hatta bazı sahabeler olmuştur ki eşi gebeyken şehrinden ayrılıp 10 yıl sonra dönüp geldiğinde büyümüş bir oğlan çocuğunu karşısında görecek kadar gurbet yaşamıştır. Çünkü onların derdi davasıdır. Derdi davası olanı anlamak ise, ancak o derdi gerçek manada solumakla olur.

Cennetle müjdelenen bir sahabe olan Zübeyr Bin Avvam, o kadar az rivayette bulunuyor ki çocuğu dahi soruyor. Niye bu kadar az rivayetin var diye. Zübeyr Bin Avvam diyor ki “Bir kelimede bile Resulü Ekrem’e muhalefet ederim diye ödüm patlıyor.”

Peki bu kadar hassasiyet neden? Bir kelime bir cümle biraz farklı olsa ne olur? Ya da hadis inkarcıları konuşsun dursun ne önemi var mı diyorsun? Bu ve benzeri sorularının cevaplanması, hadis konusunda tüm hadis alimlerinin ve peygamber aşıklarının hassasiyetlerindeki en önemli sebep efendimiz’in söylediği bir hadis’ten kaynaklanır: “Kim benim üzerime (bilerek) yalan söylerse, cehennemdeki oturacağı yere hazırlansın.” (Buharî, İlm 38)

Böyle şiddetli ikaza sahip bir hadis’e rağmen hala hadis inkar etmeyi meslek haline getiren insanlar, aslında Peygamber Efendimiz döneminde de var olan bir sapkınlığı devam ettiriyorlar. Peygamber efendimiz (s.a.v) döneminde en büyük münafıklıklardan biri Kur’an’ı Peygamberden ayrı görmekti. Kur’an’ı, hadis ve sünnetten ayırmaktı. Hatta peygamberin karşısına dikilip “Bu söylediğin Kur’an da yazıyor mu?”, “Eğer Kur’an’da yoksa dinlemek zorunda değilim” gibi sözler sarfediyorlardı.

Dikkat edin! Bu soruları Peygamber’e soracak kadar cür’etkâlardı. Ve münafıklık da, hakikatler gibi kendi tarifini bozmadı. O zaman sorulan bu sorular hala sorulmaya devam ediyor. Belki Efendimiz karşılarında değil ama Yüce Allah’ın huzurunda olduklarını unutmuş gibiler. Haşa! Peygamberin sözlerini görmezden gelmek ve ya yalanlamak “Müslüman Alim” kisvesi altında insanlara zehir zerketmekten başka nedir?

Hadis İnkarcısının Amacı Ne – 2 için tıklayın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir